Mostrando entradas con la etiqueta TURQUIA. Mostrar todas las entradas
Mostrando entradas con la etiqueta TURQUIA. Mostrar todas las entradas

domingo, 25 de junio de 2017

ZEYNEP TUĞÇE KARADAĞ [20.228]


Zeynep Tuğçe Karadağ

Zeynep Tuğçe Karadağ. (Nació en Aksaray, Turquía, en 1988). Poeta y dramaturga. Graduada en Economía por la Universidad de Selcuk. Ha publicado la colección de poemas Acile Tek Giden. Se desempeña como dramaturgista y guionista para TRT, agencia oficial de la Radio y Televisión de Turquía. Contribuye con poemas y artículos publicados en periódicos y revistas especializadas de su país tales como Cins Dergisi, Itibar Dergisi, Lacivert Dergisi, Edeyibart Ortami, Kultur Gundemi.


El QUE VA A EMERGENCİA SOLO

El modista que se le quiebran las agujas de una en una
Pensó que podía cocer su destino, se equivocó
Lo que se ve en el espejo:
Como si estuviera pensando en el botón que lo tenía preocupado
Todavía hay tiempo, para pensar

En la noche va solo con su enfermo a emergencia
El pasajero que no saludaba, es la misma persona en el fondo
El camino es una mugre que las canciones no pueden limpiar
             Cuanto más miras, mas crece

En los vidrios las cuentas anteriores
En mi cabeza conversaciones sin limites
-Como cuando la leche hierve a tiempo, estamos otra vez solos
-No estás lo suficientemente solo, menos descalzo

Estoy pensando en cocer mi sonido interno
Pero como quiero eso, Si supieran
Mirando un ‘’circulo de pasiones’’
El mundo parece el funeral que alcanzaste

                          Profil Kitap, 2017





ACİLE TEK GİDEN

İğneleri teker teker kırılan terzi
Dikerim sandı yazgısını, yanılgı..
Aynada görülen:
Düşecekmiş gibi durup tedirgin eden o düğme.
Henüz vakit var, daha var düşmeye.

Gece tek başına acile giden hastayla
Kendisine hiç el sallanmayan yolcu, aynı insandır aslında.
Şarkıların temizleyemediği bir lekedir yol,
             baktıkça artar.
Camlarda dünün hesaplaşması
Kafamın içinde sayısız konuşma var:
-Tam vaktinde taşması gibi sütün işte yine yalnızız.
-Yeteri kadar yalnız değilsin, yalın hiç değil.

İç sesime dikiş atmayı düşünüyorum
Ama nasıl istiyorum bunu bir bilseniz
“ Tutuklular Çemberi”nden bakınca
Yetişemediğin cenazeye benziyor dünya.


http://festivalpoesiabsas.com.ar/wordpress/?team=tugge-karada-zeynep





Sevindim Ağladığıma

Umut öldürücü bir silahtır, bunu herkes bilsin
Aynalar ve adımlar bağdaşmaz, bunu da.
Her sabah güneşin ağzında bir zakkum…
İnsan işte böyle vurur kendini, unutma.

Zamanı kabloyla sıkmaya çalışmak, ah evet yaşamak.
İtiraf edin korkuluğu bile değilsiniz kendinizin.
Hiç masal dinlemeden uyumak kapatır çekmeceleri
Dirilmek: uykusunda kör olan insanların ettiği.

Verilen hediyenin iadesi kadar kaba,
Bağlaçlar kadar kibirli bir dünya.
Metroda sarı çizgiyi geçen benim, asansörde zıplayan..
Tanrım üzgünüm, içimiz saçaklanmış bizim.
Tanrım, kuyuya düşen nasıl siler gözyaşını?

Fazla gelen bir yanı var bu hayatın
Ne yapsak da kurtulsak bu riyadan
-biraz ağla, biraz daha
Gülmek için yorgunum, sevindim ağladığıma.





Asılmış Rüyalar

Yorgun olmayınca fark etmediğin iskelet
Kemiklerimin arası açılıyor bunu kimseye demedim.

Yanlış söyleyip doğru sandığın şarkıymış
Aynalara pencere açtığın günler.
Geceleyin yastık bastığın hafızanı
Yerinde bulmak korkutuyor seni
Beni de korkutuyor, 
Diyemediğim sözlerin provasına 
Asınca rüyalarımı.

Tanımadığına rahatça yarasını gösterir insan
Tanıdıkça duyulur gürültüsü sessizliğin
Dış sesten ibaret bir film yaşadığımız
Katil rolü hafızaya verilmiş başından belli
Ne iyiydi bilmesek, anlamasak ne iyi.

Nereye baksam yüzüm aklıma gelmedi.
İnsan, en yakın rüyada inmeli kendinden
Sanki gerçek varmış gibi.

Gitsek de buradayız işte
Aklım başımdan gitsin diyenin duası
Uğramış hepimize.





TURGUT’A

Edip, Turgut, Cemal ve ben,
göğe bakma durağında,
bulutları seyrediyorduk.
Onların aklında dizboyu papatyalar,
benim aklımda bir isim bile yok.

Ne çok kıskandım Tomris’i bir bilseniz
bir de yazları dama çıkıp
kayan yıldızları seyreden
köylü çocuklarını.

Belki bir gün,
nerede ineceğimizi bilmeden,
Şark ekspresine biner,
Doğu'nun nasırlı ellerinde geziniriz.
Her istasyonda camdan sarkar,
istasyon insanlarının hikayelerini de
yüreğimize katar
usulca göğe bakarız.

Sonra
ellerin ve parmakların,
ters yöne açılan bir lale olur içimde,
gök ısınır.
Hadi gel göğe bakalım,
fesleğenlerin ulakçısı rüzgarı dinleyelim.
birkaç leylek görelim, göç falları tutalım

‘’Gök burada. ( mavi gök burada)
ve kuşlar hazır.’’

ZEYNEP TUĞÇE KARADAĞ- MAYIS 2011







-

martes, 20 de junio de 2017

HAYDAR ERGÜLEN [20.215]


Haydar Ergülen 

Haydar Ergülen nació en Eskişehir, Türkeli, Turquía, en octubre de 1956. Es uno de los poetas más importantes de la reciente generación literaria turca contemporánea. También es sociólogo.

Entre sus libros publicados de poesía se encuentran: Sokak Prensesi (Princesa callejera), 1991; Eskiden Terzi (Una vez, un sastre); 40 Şiir ve Bir (40 Poemas y uno), 1997; y, Karton Valiz (Maleta de cartón), 1999.

Con 40 Poemas y uno, Ergülen ganó el prestigioso premio de poesía Behçet Necatigil en 1997, así como el premio de poesía Orhon Murat Arıburnu. Por su libro Una vez un sastre, obtuvo el premio de poesía Halil Kocagöz.

Para algunos de sus libros, ha usado el pseudónimo "Hafız".

https://www.festivaldepoesiademedellin.org/es/Festival/27/News/Ergulen.html




Traducciones de Serdar Çelik



¿A mí qué me importa?

¿Qué me importan los trenes?
Yo no estoy triste
¿Qué me importan las casas?
Yo no soy lluvia
¿Qué me importa de nosotros?
No soy abrigo
¿Qué me importa vuestro jardín?
Yo no soy tu hermano
¿Qué me importan los viajes?
Yo no estoy perdido
¿Qué me importa tu carta?
Yo no soy una lágrima
¿Qué me importa la soledad?
Yo no estoy enamorado
¿Qué me importa el campo?
Yo no soy azul
¿Qué me importa el silencio?
Yo no soy una hoja
¿Qué me importa la aceituna?
No soy un derviche
¿Qué me importa la manzana?
Yo no soy un secreto
¿Qué me importan las grullas?
Yo no soy un cazador
¿Qué me importan las palabras?
Porque no soy un mendigo
¿Qué me importa la poesía?
No soy la noche
¿Qué me importa la muerte?
No soy un poeta
¿Qué me importo yo?
Yo no soy yo
A veces, más oscuro que la tristeza
a veces, más claro que la sombra.

Soy un yo prestado,
un poco de tristeza, 
un poco de sombra…




Fue azul…

Era un verano
parecía que vivíamos en el cielo
Besarte era como besar al cielo
fue algo azul
La juventud es un verano
que no necesita ni lugar ni casa ni habitación
solamente el cielo
basta a un ser humano
Nosotros en el cielo
hemos estado mucho tiempo.
Nuestra juventud
fue muy azul… ¡mucho!




No tengo nada más cercano que tu lejanía

Les tengo mucho miedo, Ruth, a los bandidos.
No estoy muy lejos de que me cacen como a una manzana,
que me lance el viento a otros jardines.
No están muy lejos, se acercan los cazadores
se ve a todo el mundo Ruth, a ti no se te ve
Fuera de este bosque, fuera de mi
único lugar dónde puedo ir es a tu lejanía.
Dame tu lengua Ruth, cuídame con tu lejanía.
¡No tengo nada más cercano que tu lejanía!




Tu cuerpo se parecía a una vivienda

te has mudado a encima de mí como una vecina
pero como la madera vieja que tiene mal genio,
primero me quejo murmurando: ¡Corazón no te vayas!
Porque ya estuve acostumbrado
a malos rollos durante muchos años,
pero ella no dijo ni mu, no siempre
vamos acompasados con los vecinos,
casi siempre creía que venía de la habitación de al lado.
Asimismo y como si me mudara recientemente
a un cuerpo viejo con un corazón inexperto
uno no puede rechazarse
gracias a que ella no me rechazó
¡fuimos arreglando todas las roturas y deshechos!
Cuando llega una vecina nueva al cuerpo
uno no escucha su cuerpo, incluso
esta madera vieja no dice nada, solo
escucha en silencio el respirar de la vecina;
ya estamos resuello en dos cuerpos y
hace tiempo sacamos los inquilinos de por medio
¡Ooh, cómo se me calienta el espíritu por la vecindad de los cuerpos!





ÖDÜNÇ HANÇER

nasıl taşıyorsunuz bu hançeri
böyle, kimin sırtından aldınız
ya hançerin bir yüzünden ötekine
geçerkenki ustalığınız

benim sizde gördüğüm iki başkalık 
birinde keskin ve kimsesiz 
birinde mağrur ve ipeklisiniz

hançer değil sanki taşıdığınız 
hançer sizin sırtınızdan taşıyor
beyazlar kanınıza giriyor hala
ipek için hançere danışacaksınız

beyazlar öyle uzak ki oysa 
dişlerinin arasında bir bıçakla öpüşmeye
kimsenin bıçağı kimsede kalmıyor işte
benimse kanım çekiliyor, paslana
paslana beklemekten ipek bile
böyle beklemez hançerini

hançerim sizde ödünç durdukça
arada ipek değil
yokluğunuz eskiyor

Idioma: turco



GELIEHENER DOLCH

wie könnt ihr diesen Dolch so
tragen, welchem Rücken habt ihr ihn entnommen
und gar eure Meisterlichkeit beim Wechseln
von einer Dolchschneide zur anderen

was ich bei euch sehe, sind zwei Andersartigkeiten
in einer scharf und verlassen
in der anderen stolz und seiden

als sei es kein Dolch, was ihr trägt
quillt er aus eurem Rücken
Weiße gehen in euer Blut über noch immer 
werdet ihr für Seide des Dolches Rat suchen

dabei sind Weiße doch soweit entfernt davon
zu küssen mit einem Messer zwischen den Zähnen 
keinem bleibt eben des anderen Messer
indes gefriert mein Blut verrostend
im Warten nicht mal die Seide
hofft so auf ihren Dolch

mein Dolch, solange euch geliehen
vergeht nicht die Seide 
doch eure Nichtigkeit

Idioma: alemán
Übersetzung von Aşkın-Hayat Doğan





TANRIYA MEKTUP

1.

Birazdan göğü dolduracak 
bulutları gördüm de Tanrım
senin gizli gizli şiir 
yazdığını anladım


2.

Seni düşündüğümde bazen
üzülüyorum Tanrım, 
kediler, kuşlar, bulutlar
ağaçlar, kırlar, balıklar,
kızlar, oğlanlar, çocuklar,
yalnızca onların olsaydın da, 
şu büyük insanlığın
Tanrısı olmasaydın!


3.

İç savaşta önce
Tanrı öldürülür
sonra içimizdeki
iyi insanlar


4. 

Tanrım ne çok 
ağacın var burada,
ve ne çok insan 
var ‘şu dünyada 
bir dikili ağacım
bile yok’ diyen

Bir ağaç daha 
yaratırsan, İnsan 
Ağacı olsun, lütfen!


5.

Bağişla beni Tanrım
şu sırplanlara baktığımda
bazı insanları senin
yarattığına inanmıyorum


6.

Bana gösterdiğin bulutları
bir ressam da görmüş
Tanrım, ve senin 
ressam olduğunu düşünmüş!


7.

Bu dünyada kalacak kadar bilge,
hayatı göze alacak kadar göçebe,
bir incinin peşinde ve derin
kaybolacak kadar kendi içinde,
ve suyla ilgili küçük bir imada
bile akıp gidecek kadar yoğun...

İnsan, ustası değilse nedir 
yitirdiği her şeye önceden 
veda edebilmenin?

Fakat Tanrım galiba
bize bizden de önce
sen veda ettin!


8. 

Bir köy yanınca
sessizliği ölür dünyanın

Fısıltısı ölür öpüşmenin
bir orman yandığında

Yaktıklarında bir oteli
konukluğu ölür şiirin

Ölür çocukluğun kahkahası
yakılınca bir şehir   

Kim ki ateşe verir
hayatı, Tanrı da onların 
kalplerine soğukluk verir!


9.

Tanrım ya bu dünyayı yarattığını unut
ya beni bu dünyada fazla unutma!

Idioma: turco
De: Hafıza
Yön Yayıncılık/Şiir dışı, 1999




EIN BRIEF AN DEN HERRN AUS DEM JAHRE 1996

1

Die gleich den Himmel ausfüllen, die Wolken,
ich habe sie nämlich gesehen, Herr,
und habe verstanden: heimlich
heimlich dichtest Du auch


2

Denk ich an Dich, manchmal
werde ich traurig, Herr
der Katzen, Vögel, Wolken,
der Bäume, Wiesen, Fische,
der Mädchen, Jungen, Kinder,
wärst Du doch ihrer nur,
und nicht der Herr
der ganzen großen Menschheit!


3

Der Krieg im Innern mordet
erst Gott 
und dann die Guten
in uns


4

Herr, wie viele
Bäume hast Du hier,
wie viele Menschen gibt es,
die ‚ich habe nicht einmal
einen Baum gepflanzt
auf Erden’ sagen

Erschaffst Du nur noch einen 
Baum, so soll’s ein Menschen-
Baum sein, bitte!


5

Vergib mir, Herr
wenn ich auf die Serbänen schau
und nicht mehr glaube, das seist Du 
gewesen, der jeden Menschen schuf


6

Die Wolken, die Du mir gezeigt,
ein Maler sah sie auch,
Herr, und er hat gewußt,
daß Du ein Maler bist!


7

Weise genug, auf Erden zu bleiben,
Nomade genug, das Leben zu wagen,
hinter der Perle her und tief genug
in sich selbst, um verloren zu gehen,
erfüllt genug, um bei der kleinsten Andeutung
von Wasser überzufließen

Was ist der Mensch, wenn nicht
ein Meister im Voraus-Abschied
von allem, das verloren ist?

Doch, Herr, es ist zu fürchten,
Du hast von uns schon längst
Abschied genommen!


8

Wo ein Dorf brennt,
stirbt das Stille der Welt

Das Flüstern der Küsse stirbt
in einem Wald der brennt

Wo sie ein Hotel anzünden,
ist das Gedicht nicht mehr zu Gast

Das Lachen der Kindheit stirbt
ist eine Stadt in Brand gesetzt

Die das Leben in Brand setzen, 
der Herr setzt solchen 
die Kälte ins Herz!


9

Herr, Du solltest, daß Du diese Welt erschufst, vergessen,
sonst mich auf ihr nicht allzu lange vergessen!


Idioma: alemán
Deutsche Fassung von Uwe Kolbe.
Die Übersetzung entstand im Rahmen des deutsch-türkischen Übersetzungsworkshops in der Literaturwerkstatt 2008




ÇAY SEREMONİSİ

Belki de bir Japon çay seremonisini andırır ölüm
altın dengesinde sessizlik, saflık ve uyum içinde, 
konuklar usulca dudaklarına götürürler ölümü, bir yudum,
tabağa geri bırakış, yeniden hafifçe kavrayış, gündüzün
bu saatinde, her şey olağan seyrinde, bir yudum daha,
hizmetçiler gelir, sanki onların ince ve beyaz ayaklarıyla
kırılacakmış gibi sessizliği bu çay saatinin ve ölüm 
gizli bir davetli ya da Tanrı misafiri olarak boş
dönmesin diye bu seremoniden, açılır gururun perdesi
ve ağırlanır bıçağıyla gündüzün sessiz harakirisi


Idioma: turco
De: Ölüm Bir Skandal
Turkuvaz Kitap, 1999





TEEZEREMONIE

Vielleicht erinnert der Tod an eine japanische Teezeremonie
im Goldenen Schnitt der Stille, Reinheit und Harmonie, 
langsam führen die Gäste den Tod zu ihren Lippen, ein Schluck,
absetzen auf dem Teller, erneut sanftes Greifen, zu dieser
Tagesstunde, alles wie gewohnt, noch ein Schluck,
die Bediensteten kommen, als ob mit ihren feinen, weißen Füßen
die Stille dieser Teezeremonie zerbräche und damit der Tod
nicht wie ein heimlicher oder unerwarteter Gast mit leeren Händen
diese Zeremonie verlässt, des Hochmuts Schleier lüftet sich
und das stumme Harakiri der Tageszeit mit seinem Messer wird empfangen

Idioma: alemán
Übersetzung von Aşkın-Hayat Doğan


https://www.lyrikline.org/es/



-

miércoles, 23 de noviembre de 2016

SELÇUK MUTLU [19.613]


SELÇUK MUTLU

Poeta y artista plástico belga de origen turco (Rocourt, 1975). Licenciado de la Academia de Bellas Artes de Lieja, ha ilustrado con dibujos y grabados numerosos libros de escritores belgas. Participó en diversas antologías, lecturas públicas y performances en Bélgica, Francia, Rumania, Italia y España, Junto con Jacques Izoard publicó e ilustró  en Francia, el libro de relatos: Les girafes du sud (La différence, 2003). 


L’artiste et poète d’origine turque Selçuk Mutlu (1975) vit et travaille à Liège. Il a un jour été qualifié de dandy inquiet, ce qui lui va plutôt bien. L’inquiétude de Mutlu n’est pas d’ordre paranoïaque, mais se situe plutôt dans un pessimisme obstiné et se traduit par une quête constante des moyens d’expression les plus efficaces : exécutions rapides et spontanées, ellipses et répétitions formelles, dessins, peintures, vidéos, installations, performances éphémères, poésies écrites ou proférées. Dans son travail, l’artiste analyse en profondeur sa propre identité qu’il cherche, selon ses dires, « à travers un autre filtre que celui de la peur. »



ESTABA RADIANTE

Estaba radiante porque su culo era todos los días adorado y los topetazos le dejaban las nalgas enormemente suaves, ella se ofrecía a todos aquellos que carecían de afecto, de ternura y sobre todo del desahogo físico necesario a todos los seres; ocurrió incluso algunas veces que se abriera a los animales, que la deseaban mucho, su cuerpo se había transformado a lo largo de los años en un receptáculo blando y sin edad; a veces, cuando la luz disminuía en intensidad, se podía, en un claroscuro solemne, adivinar el cuerpo y el rostro que había tenido de niña, su sonrisa siguió siendo la de un ángel; su culo divino era conocido en toda la comarca, y a veces los peregrinos que la habían visto en sueños hacían viajes y rodeos arriesgando su vida para poder conocerla y a su vez darle como se merecía, esperando poder contar esa historia a sus hijos, nietos y dentro de lo posible al pueblo entero, pero hete aquí que poca gente creía en su existencia y pensaba que se trataba de una leyenda para que los machos tuvieran aún ganas de fornicar con sus hembras a menudo muy feas a causa de la consanguineidad; a veces, regurgitaba en su sueño un poco del blanco líquido que le chorreaba entonces a ambos lados del rostro dibujándole una leve sonrisa inmóvil nacarada, pero era con las pelotas de sus innumerables parejas que Eloïse era más pícara, toqueteándolas como se toquetea una bolsa de bolitas, amasando con firmeza el paquetito de cuero justo antes de metérselo en su boquita flexible y húmeda, ese tesoro que hay que proteger, dos huevitos que mimar de lo frágil y especiales que son, una bolsa tan fina que corre el riesgo con cada patada de desgarrarse, esparciendo entonces los gansitos sedosos a los vientos demasiado fríos, al polvo que arruina los ojos -el otro par delicioso-, y a los vulgares picoteos de las palomas torcaces..., es con las mejillas repletas que Eloïse tiene los sueños más dulces, dulce Eloïse. 

https://ustedleepoesia2.blogspot.com.es/



Inédito (Selçuk Mutllu)

Y el mochuelo ulula, sin pavor ni de la noche, ni del día, y hasta el más precioso silencio (solo).

Una noche de linda borrachera, Eugenio el ruso deslizó en la oreja del cantor esto, que marcó a este último por mucho tiempo: “nol... no olvides... nun... nunca estooo... amigo, dijo con cierta dificultad, laaa... plusvalía no es... no es... nun... nunca pagada a... a... aquel que... que produce su... fruto!... Anotalo, anotalo, si... si no te... te vas a olvidar... ¿tenés dónde anotar?... pero tenés la misma libreta (roja) que yo...” Y, cuando esto dijo, se abrazaron alegremente en medio del café extrañado y encantado por tanto amor.

Abrazame fuerte corazoncito, como antes de los desastres, el agua, la fina lluvia o la garúa.

El problema es que ya no me acuerdo ni de vos ni de tu olor, que estoy viejo y ciego, y que olvidé mi nombre. El único problema es que no terminaré el archivaje completo de mi vida.

El problema es que he envejecido.

Por Laura Calabrese
http://www.la-costurerita.com.ar/belg3.php



BEN ÖLDÜM İŞTE

Bir gün sana selam gelirse, O gitti artık, o öldü diye. Üzülmezsin ama, bil sen yinede, Son sözlerde, adın vardı dilimde. 

Gözlerim kapandı, sendin karşımda, Azrail o anda, gelmiş yanıma. Ölümde güzeldi, sen varken orda, İsmini sayıkladım, son defa sana. 
Unutmak istedim, olmadı işte, Teselli bulurdum, Allahım sende. Yaşamak zor gelir, ömr-ü ahirde, Aşkım hiç ölmedi, ben öldüm işte, Sevdam hiç ölmedi, ben öldüm işte.

Olurda rüyada, görürsen beni, Anlarsın bir tanem, aşkı sevgiyi. Belki pişman olur, dönersin geri, Ne fayda sevdiğim, kaybettin beni. 
İsterdim son defa, baksam gözlere, Gözlerde eriyip, aksam kalbine. Bir asır değil gülüm, bin asır geçse, Kalbinde kilitli, kalsaydım keşke. 

Unutmak istedim, olmadı işte, Teselli bulurdum, Allahım sende. Yaşamak zor gelir, ömr-ü ahirde, Aşkım hiç ölmedi, ben öldüm işte, Sevdam hiç ölmedi, ben öldüm işte.



İLİŞKİLER YUMAĞI

Her bir şey bir diğeriyle ilişkilidir hayatta. Attığımız her adım bir diğerini tamamlar, söylediğimiz her cümle bir öncekinden feyiz alır, sergilediğimiz her davranış da bir öncekine kıyasla hesaplanır.

Bunu anlaya bilmek için kadere inanmak yeterlidir sanıyorum. Ben inanıyorum. İnsanın kendi kaderini kendisinin çizdiğine ve hatta her kaderin bir diğerinin kaderini değiştirdiğine de... Bir çokları bu şekilde düşünmez ama. Kader sondur onlar için ve “sonu belirleyen; yaratıcıdır, insan kendi kaderini değiştiremez bu yüzden.”

Halbuki kader bir son değildir. sona giden yoldur sadece. Sonu değiştirmek elimizde olmasa da yolu değiştirmek yine bizim elimizde.
Kimi zaman bilinçli değiştiririz kaderimizi kimi zamanda farkında olmadan. Verdiğimiz her karar, yaşadığımız her olay kaderimizi bir öncekinden farklı kılar. İsteyerek veya istemeyerek yaptığımız her bir şey, bir öncekinin etkisi sonucu ortaya çıkar. Bu sebeptendir ki; hakimler sanıkları yargılarken önce neden suç işlediklerini sorarlar. Öyle ya ölen de en az öldüren kadar suçludur aslında. Tabi katil zevk için adam öldürmüyorsa! Adam öldürmenin haklı bir yanı olduğundan bahsetmiyorum. Hiçbir sebep senin vermediğin bir canı alma hakkını sana veremez. Fakat kimsenin de karşısındakini, kendisini öldürtecek kadar kızdırma hakkı yoktur.

Hakkı olmayan bir şeyi yapan maktul; söylediği bir sözle yada yaptığı her hangi bir şeyle, karşısındakini tahrik etmiştir. kendi kaderini de böylece değiştirmiştir. Kaderindeki bu değişim başka kaderleri de değiştirmiştir ardından. Katili hapis olmuş, eşi dul kalmış, çocukları yetim büyümek zorunda. Başka bir çok halka daha vardır bu zincirleme reaksiyonda.

Bazıları dünyayı değiştirmek istediğinden bahseder mesela. Oysa ki attıkları her adımla dünyayı değiştirdiklerinin farkında bile değildirler… Yolda kalmış birini görürsen, yardımına koşabilirsin, misafir edip ağırlarsın. Yardımcı olduğun insan senin bu davranışından hoşnut kalır ve yardıma muhtaç birini gördüğü zaman oda senin ona davrandığın gibi davranır. Yolunu kaybetmiş bir turisti gideceği yere bırakır. Turist; ülkesinde Türklerin yardım sever olduğunu anlatır. Bu söylenti dilden dile dolaşır. Ülken bir çok turist kazanır. Bu kazanç istihdam yaratır. İstihdam işsizliği azaltır. hırsızlık, kapkaç ve üçüncü sayfa cinnet haberleri birkaç olayla sınırlı kalır. Gösterdiğin bir tavır; Dünyaya daha yaşanılası bir hal aldırır.

Bazıları geçmişe takılıp kalmakla suçlanır. Oysa tüm gerçekler oradadır. Yaptığın her yeni şey bir önceki yeniye bağlıdır. Bugün ancak dünle yargılanır. Günü bu günle sınırlandıranların yarınına ancak yalanlar kalır.

Her bir şey bir diğeriyle ilişkilidir hayatta.  Canım da yansa, kanım da donsa; Her bir şey bir diğeriyle ilişkilidir hayatta…







.